'Sevginin özü' Muhammedî (SAS) Muhabbet

1.237 Okunma Evlilik 0 Yorum

Sevgi

Seveceğiz, istesek de istemesek de. Kalbimize sevgi konulmuş. Nefret de ediyoruz bazı şeylerden çoğu kez, nefret kelimesini sevmesek de... Peki hayatın özünü oluşturan sevgide dengeyi nasıl sağlayabiliriz?

“Sevmek”, “sevgi”, “aşk” bunlar dünyevî kelimeler, bu konuya da semavî hakikatleri eklemlemeye çalışmaya ne gerek var? Biraz aşırılık olmuyor mu? Biz insanız, her işimizin Rahmanî kaynaklı olması mı gerekiyor? Ben eşimi ya da nişanlımı seviyorum, sevdiklerimde Muhammedî muhabbeti nasıl görüp de İlahî aşka yol bulacağım? Bu zor bir uğraşı değil mi?”

İlk önce akla makulmüş gibi gelen bu düşünce tarzı neticede zihin formatımızda, yaşayışımızda ve imanî boyutumuzda sıkıntılara yol açabilecek virüsler içeriyor.

Her bir güzellik içinde cennetteki Tûbâ ağacının çekirdekleri bulunduğu gibi, her çirkinlik ve günah olan şeyde de cehennemin zakkum ağacının çekirdekleri bulunuyor. Buyurun tercih sizin elinizde: Bir ömür boyu ‘Zakkum Ormanları Fahri Korucusu’ mu olacaksınız, yoksa tam tersi mi?

Bediüzzaman Hazretleri, ilmî gayretleri neticesinde kâinatı tahlil ederken dört temel bakış açısının her şeyi değiştirebileceğini söylüyor: “Niyet, nazar, mânâ-yı harfî ve mânâ-yı ismî”

Son ikisinin izahı uzun olacağı için başka çalışmalara ve Risale-i Nur külliyatına havale edip ilk ikisini ele aldığımızda “muhabbet”in şifresi de çözülebiliyor. Her şey bizim “niyetimiz” ya da “bakış açımız/nazar”la değişebilir.

Yeşillikler, göllerle dolu aynı ovaya bir şairin, bir müteahhitin ve bir çobanın “nazar”ı farklıdır. Aynı şeye bakarlar; ama farklı şeyler çağrışıverir zihinlerinde. Aynı şekilde âlemde cereyan eden “esma-ef’al-sıfat” tecelliyatındaki tevhid şifrelerini, mühürlerini çözmeye kalbini adamış bir mü’minin bakışıyla umursuz bir ehl-i dünyanın ya da gayr-i mü’minin bakışı farklıdır.

Mü’min musibet ya da kahır tecellilerinde “Celal” isminin tecellisini görür, sabır ipine sımsıkı sarılır, tevekkülle Rabb’ine iltica eder ve O’nun kapısına sığınır. Yine nimet ve cemal tecellisine muhatap olduğunda da şükür ipine yapışır. Kendisine kötü gibi gelen şeyin “ya bir imtihan” ya da “neticesi itibarıyla hayr” olan bir şey olduğunu düşünür, görür, hisseder.

Dünyevî mahbublara gönlünü kaptırmış bir insan, onların kendisini aldatması, üzmesi ve terk etmesi anında o sevgi birden en büyük nefret ve hınçlara dönebilmektedir. Peki bu 180 derecelik ani dönüş nasıl olabilmektedir? Bir insanı “Ya benimsin, ya kara toprağın!” diyecek hale getiren duyguya nasıl “sevgi” diyebiliriz?

SEVMEYİ BİLİYOR MUYUZ?

Sevmeyi bilmiyoruz. Öğrenmek için Efendimiz’in (sas) hayatını ve sözlerini çok iyi öğrenmemiz gerekiyor. Onun her hali bizim için “usve-i hasene” yani en güzel örnektir. Her şeyin özüne “iman”ı ve “iman kardeşliğini” koyabilen bir muhabbetin en şâhikasındaki isimdi o. Eğer O (sas) sevgide tevhidden uzaklaşsaydı, amcası Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşi, tövbe edip Müslüman olduğunda asla onun İslâm’a girmesine izin vermez, hakkındaki “vur emri”ni kaldırmazdı. Yine Allah’ın aslanı Hz. Hamza’yı şehit ettiren Hind’e dünür olmaz, onun tövbesini kabul etmezdi. Bizim bugünkü muhabbet anlayışımıza göre ölene kadar kan davası güderdi (hâşâ!) Böyle olmamıştır. O “Allah için seviyor, Allah için buğz ediyordu”. Demek ki, sevginin özü “Muhabbetullah”a dayanıyor. Değil mi ki Rabb’imiz bir şeyden razı oluyor, biz de olmalıyız.

MUHABBET KÂİNATIN NÛRUDUR

Muhabbet, kâinatın hem nûru, hem hayatıdır. İnsan, kâinatın en kapsamlı bir meyvesi olduğu için, kâinatı kapsayacak bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine yerleştirilmiştir. Böyle sonsuz bir muhabbete ancak nihayetsiz bir Kemâl Sahibi (cc) lâyık olabilir.

İnsanda korku ve sevgi gibi temel duygu vardır. Bu iki duygu ya insanlara ya da Rabb’imize (cc) dönük olacaktır. Halbuki insanlardan korkmak elemli bir beladır. Fani şeylere sevgi dahi, belalı bir musibettir. Çünkü, insan öylelerinden korkar ki, ancak o ona merhamet etmez veya onun ricalarını kabûl etmez. Böyle bir hâlde korku elîm bir beladır. Aynı mantıkla sevmen durumunda ise sevdiğin şey ya seni tanımaz, (gençliğin ve malın gibi Allah’a ısmarladık bile demeyip çekip gider) ya da gösterdiğin muhabbet için seni aşağılar. Hiç fark etmiyor muyuz mecâzî âşıkların yüzde doksan dokuzu sevdiğinden niçin şikayet ediyor. Bunun sebebi “Samed âyinesi” olan kalbinin derinliklerini dünyevî sevgililere tahsis edip, onlara adeta tapmak, “kulu, kölesi” olmaktır. Bu hâl, o “sevgililerin” nazarında da aşağılık bir iştir ve zaten o da böyle bir kişiyi aşağılar ve reddeder. Zira insan fıtratı, fıtrî olmayan herşeyi reddeder, atar.

SEVGİMİZİ KİME YÖNLENDİRELİM?

Korku ve muhabbeti öyle birine yöneltmeliyiz ki, bizim korkumuz lezzetli bir boyun eğme olsun. Muhabbetimiz de zilletsiz bir mutluluk olsun. Evet Celal sahibi Rabb’imizden korkmak, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Korku, bir kamçıdır; bizi O’nun rahmetinin kucağına atar: Aynen bir annenin yavrusunu korkutup kendi kucağına yönlendirmesi gibi. Böyle bir korku o yavruya gâyet lezzetlidir. Halbuki, bütün annelerin şefkatleri, rahmet-i İlahiye’nin bir yansıması, parıltısıdır. Demek Allah’tan korkmakta büyük bir lezzet vardır. Mâdem Allah’tan “korkmakta” dahi böyle bir lezzet varsa, Muhabbetullah’ta yani Allah’ı sevmekte ne kadar sonsuz lezzet bulunduğu ortaya çıkar. Hem sadece Allah’tan korkan, başkalarından korkmaktan kurtulur. Aynı şekilde muhabbeti de Allah hesabına olduğu için mahlukata ettiği muhabbet dahi ayrılıklı, elemli olmaz.

Sevgide hiyerarşi

İnsan önce kendi nefsini, sonra akrabalarını, milletini, canlıları ve en son olarak da kâinatı sever. Bu aşamaların her birisiyle ilgilidir. Sevilen şeyler de birer birer onu terk ediyor, birçoğu da üzüyor ve yaralıyor. İşte, aklımız varsa, bütün o muhabbetleri toplayıp hakikî sahibine verip bu belâlardan kurtulmalıyız. “Sonsuz muhabbet”e ancak “sonsuz ve ebedî olan Rabb’imiz” layıktır ve böyle bir sevgi ancak ona mahsustur. Her şeyiyle kâinatı kuşatabilen ve Rabb’ini sevmek için yaratılan kalbî dünyevî fani şeylerin sevgisiyle doldurmak, Rabb’imize karşı haksızlıktır. Bu sevgiyi hakikî sahibine verirsek, işte o zaman bütün eşyâyı O’nun nâmıyla ve O’nun âyinesi olduğu için ızdırapsız sevebiliriz. Yoksa muhabbet en leziz bir nimet iken, en elîm nimetsizlik haline dönüşebilir.

Narsizm/kendini sevmek!

Sevgimizi tamamen kendi benliğimize sarf edemeyiz. Kendi nefsimizi kendimize “mâbud” ve “mahbub” yapamayız. Her şeyi kendi nefsimize fedâ edemeyiz. Ona bir nevi Rubûbiyet veremeyiz. Nefsimiz Rabb’imizin “ef’al-esma ve sıfatlarına” aynadır. Benliğimizdeki “ben-ene-ego”yu yırtıp onun içindeki gizli “Hüve”yi (cc) görüp, kâinata dağınık bütün sevgilerin O’nun isim ve sıfatlarına karşı verilmiş bir muhabbet olduğunu anlamalıyız. Eğer, bu sevgiyi yanlış yerde kullanıp sûiistimal edersek, sonunda cezasını biz çekeriz. Çünkü, “Yerinde sarf olunmayan gayri meşru bir muhabbet merhametsiz bir musibettir.” Rabb’imizin bize yönelik küçücük bir muhabbeti, kâinata bedel olabilir. O’nun küçücük bir muhabbet tecellisine hiçbirşey denk olamaz.

NASIL SEVELİM?

* Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mâna-yı harfiyle sevelim. Mâna-yı ismiyle sevmeyelim: Yani, güzel bir şey gördüğümüzde “Ne kadar güzel yaratılmış” diyelim, “Ne kadar güzel” demeyelim. Ve kalbin derûnuna, başka muhabbetlerin girmesine meydan vermeyelim.

* Nefsine muhabbet, ona acımak, terbiye etmek, zararlı heveslerden alıkoymaktır. O vakit nefis sana binmez, seni hevâsına esir etmez. Belki sen nefsine binersin. Onu hevâya değil, Hüdâ’ya sevk edersin.

* Enbiya ve evliyaya sevgi bazen faydasız kalır, sen de öyle sevme. Sevgide aşırıya gidip fâni insanlara “uluhiyet” atfedenlerden olma. Böyle bir sevgi ahirette cezaya sebep olduğu gibi, bu çok sevdiklerini sandıkları zâtlar da ahirette onlardan davacı olacaktır!

* Hayat arkadaşına duyulan sevgi, onun huy güzelliğine, şefkat kaynağı ve rahmet hediyesi oluşuna bina edilmelidir. O eşe samimî muhabbet ve merhamet edersen, o da sana ciddî hürmet ve sevgide bulunur. İkiniz yaşlandıkça bu hâl fazlalaşır. Hayat mutluluk içinde geçer. Yoksa sadece yüz güzelliğine muhabbet olsa, o muhabbet çabuk bozulur, iyi geçimi de bozar.

* Anne ve babaya karşı sevgin, Cenâb-ı Hak hesabına olduğu için ibâdet niteliğindedir. Gayet samimi olarak onların hayırlı uzun ömürler sürmesini istersin. Onların yüzünden daha ziyade sevap kazanayım diye samimî hürmetle onların hizmetine koşmaya çalışırsın. Eğer bu sevginin özünü fani dünya zevkleri ve menfaat oluşturursa, onlar yaşlandıkları ve sana yük olacak bir vaziyete girdikleri zaman en süflî ve en alçak bir his ile onların “hâlâ yaşıyor olmalarından rahatsız” olursun. Daha hayatta iken “miras” kavgası verir, senin hayat sebebin olan o insanların ölümlerini arzu etmek gibi bir vahşete düşersin.

* Evlâdına yönelttiğin sevgi karşılıksız ve hasbidir. Cenâb-ı Hakk’ın senin terbiyene emanet ettiği sevimli, tatlı o canlılara muhabbet tarifsiz bir muhabbet, eşsiz bir ni’mettir. Ne musibetleriyle fazla elem çekersin ne de ölümleriyle me’yusâne feryad edersin. Çünkü sevgin Rahmanidir.

* Dostlarına muhabbetin eğer “Lillah” içinse, onlardan ayrılman, hatta onların ölümleri kardeşliğinize ve manevi bağlarınıza mâni olmadığı için, o mânevî muhabbet ve ruhanî irtibattan her zaman istifade edersin. Bu sevgi Allah rızası için olmazsa bir günlük kavuşma lezzeti, yüz günlük ayrılık sıkıntısını netice verir.

Netice olarak, Allah için sevmeli, Rabbimiz’in hoşnut olduğu şey ve işlere gönül vermeliyiz.

MUSTAFA AYDIN – Ailem Dergisi

(Kaynak: Risale-i Nur, Sözler, 24. Söz. 5. Dal. 1. Meyve ve 32. Söz Üçüncü Mevkıf)

 

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş Google Plus'ta Paylaş